İslam’da Çevre

İslam’da Çevre

Röportaj Konuğu : Ali Kocadayı

İslam’da Çevre İlahiyatçı Ali Kocadayı beyefendiyi web sitemize konuk ettik. Söyleşimizde bizlere İslam’ın çevreye bakışından ve Çevre Ahlakından bahsetti.

ÇEKÜD: Çevre sorunlarının olduğunu biliyoruz. Bunların yanı sıra sanki her geçen gün çeşitlilikleri de artıyor. Toprağın, havanın ve suların kirlenmesi, iklim değişiklikleri, buzulların erimesi, ozon tabakasının incelmesi ve delinmesi, yeşil alanların azalması, küresel ısınma gibi listeyi uzatabiliriz. Diğer taraftan özellikle son 35-40 yıl gibi kısa süre önce dünya gündemine giren çevre sorunları son birkaç yıldır dünya kamuoyunun en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Hepimizin takip ettiği üzere çevre temizliği, çevreyi korumak, ekolojik  dengeye zarar vermemek gibi konulara basın yayın organlarında çok sık yer verilmekte ve çokça vurgu yapılmakta. Burada İslam’ın gündeminde ne zamandır ve ne şekilde var olduğunu soracağım.

KOCADAYI: Evet, söylediğiniz gibi çevre insanların gündemine çok kısa süre önce girmiş olmasına rağmen bugün çevre sorunları ülkemizde 70 milyon, dünyamızda 6,5 milyar insanı etkileyen birinci derece tehdit unsuru olmaya namzet sorunlar olarak göze çarpmaktalar. Bu yoğunluk ve şiddette insanoğlunun gündemine giren bir konuda İslam’ın ve Kur’an’ın sükût etmesini düşünmek, konuya dair sebep – sonuç ilişkileri çerçevesinde emir ve tavsiyelerde bulunmamış olduğunu düşünmek aklen ve vahyen mümkün değil. Çünkü bizler biliyor ve inanıyoruz ki, Kur’an son kutsal kitap ve Hz. Peygamber (sav) da son peygamberdir. Son din olan İslam,  Kur’an’ın ifadesiyle “ …kemale ermiş…” ve Yüce Yaratıcı tarafından bizler için uygun görülmüştür. O’nda “….eksik olan hiçbir şey bırakılmamıştır….”  Yine bizler biliyor ve inanıyoruz ki, Kur’an’ın en temel özelliklerinden biri mesajlarının evrensel olmasıdır. Tüm çağlara, tüm problemlere hitap etme iddiasındadır. Burdan yola çıkarak, Kur’an’ın çevre konularıyla çok yakından ilgilendiğini söylemenin bir tespit değil, adeta zorunluluk olduğunu ifade edebiliriz.

Kur’an’da mesela ağaç kelimesin çeşitli şekillerde geçtiği görülmektedir. İlgili tüm ayetler ele alındığı zaman,  doğrudan “ağaç dikiniz” diye bir emir yok. Bununla beraber, ağaç, bağ ve bahçelerden o kadar çok ve akıcı bir üslupla bahseder ki, her dikkatli Kur’an okuyucusunda bir ağaç, bağ ve bahçe bilincinin oluşması doğal bir sonuçtur. Zira, Allah bu âlemi yaratırken, onu ağaçlar, bağ ve bahçeler ile süslemiş ve insanın istifadesine sunmuştur. Bütüncül bir anlayış, kritik analitik yaklaşım tarzı ile Kur’an okuyup konuya yaklaşan bir Müslüman, İslâmi Dünya Görüşü çerçevesinde ağaca, yeşile ve bahçelere özel bir önem vermesi gerektiği sonucuna ulaşır. Bunu ifade ederken bir parantez açıp, ağaç kelimesinin Kur’an’da 26 defa geçerken, bağ ve bahçe anlamındaki cennet  kelimesinin ise yaklaşık 146 defa geçtiğini ekleyelim.

Kur’an ve Hadis literatürüne yönelen ilk Müslüman araştırmacılardan olduğu bilinen Hindistan’lı Sünni alim Abdulhafız el-Masri’nin; “ Kur’an’da çevreyle ilgili meselelerde yol gösteren ve çevreye nasıl muamele edeceğimizi öğreten yaklaşık 500 ayet vardır..” yönündeki tespiti pekte şaşılacak bir durum değil. Anlaşılan o ki, çevre konuları ve problemleri insanoğlu açısından yeni olsa da naslar açısından aynı şeyi söylemenin imkânı yok.

ÇEKÜD: Çevre ile ilgili söylemlere baktığımızda genel olarak problemin 17. yüzyıl bilim reformu, 18. yüzyıl sanayi reformu, 19. yüzyıl teknoloji reformu ile birlikte ortaya çıktığı, bugünde aynı şekilde teknoloji ve aşırı sanayileşme sonucu hızlanarak devam ettiği yaygın olarak ifade ediliyor. Ve bu yaklaşım sanki çevreci olmak için teknolojiye karşı olmak manasını taşıyor. Çevre yaklaşımımız nasıl olmalı?

KOCADAYI: Günümüzde de çevre sorunlarına karşı sivil bir hareketle var. ilk çevreci hareketler 60’lı yıllarda başlamakla beraber, esas yoğunluk ve büyük gösterilerin 70’li yıllarda ortaya çıktığını söylemek gerek. Ancak bütün bu çevreci hareketlerin ve protestoların niteliğine bakıldığında olayın teknoloji ve aşırı sanayileşme sorunu olarak ele alındığı görülür. Alınacak bazı yasal ve teknolojik önlemlerin; onu kullanmamak gibi, nükleer tesis kurma, HES yapma vs.. gibi veya daha az teknolojilerin uygulanmasıyla sorunun çözüleceği sanılıyor. Çevreci hareketlerin aynı dönemde siyasallaşmasının ve güçlenmelerinin de yine bununla ilgisi olduğunu söyleyebilirim. Ancak 80’li yıllarda çevre sorunları olarak adlandırılan ve sadece doğal dengeyi değil, gerekli önlemler alınmadığı takdirde başta insanın bizzat kendi hayatı olmak üzere, tüm yaşamı tehdit ettiği ileri sürülen, ekosistemdeki bazı sorunların daha derin boyutları üzerinde durulmaya başlandı. Yeni bir ahlak felsefesi geliştirmeye çalışan filozoflara göre “ çevre sorunlarının kaynağını; çevreye yönelik davranışlarımızı yönlendiren, evrene, insana, insanın evrendeki yerine, yaşamın anlamına ilişkin temel felsefi inançlarımız“ oluşturuyor. Böylece ilk defa insan – doğa ilişkileri, insanın doğaya karşı tutum ve davranışlarının ahlaki boyutu vurgulanmaya başlandı. İnsan – doğa ilişkilerinin boyutları anlaşılmadan, bu boyutun mevcut sorunların ortaya çıkmasındaki etkileri tartışılmadan ortaya atılacak çözümlerin pek tutarlı ve yararlı olamayacağı açık.

Bakın Kur’an’ın dolayısıyla İslam’ın ele aldığı konuları müfessirler üç ana başlık altında toplamışlardır;  İnanç, İbadet ve Ahlak Konuları

Çevrenin de bu üç ana konu içerisinden Ahlak Konuları altında ele alınması uygun görülmüş ve çağdaş din âlimleri konuyu bu cihetten ele almayı tercih etmişler. Yani bu sorunuzla ilişkili olarak öz olarak şunu söyleyebilir ki, çevre sorunları karşısında alınacak en önemli tedbir ahlaki çalışmaların yaygınlaştırılmasıdır. Çünkü ahlak olmadıktan sonra alınacak diğer önlemler sadra şifa olamaz…

ÇEKÜD: İslam’ın çevreye dair prensipleri olduğunu söylediniz. Bunlar nedir?

KOCADAYI: Ben bunları birkaç başlık altında ele almayı yeğlerim. Ele alacağımız başlıklar elbette,  bu meyanda ki dini işaret ve verilerin tamamını kapsar nitelikte bir iddia taşımayacağı gibi, konuya ilişkin prensipleri kategorize etme gayret ve telaşından da uzak olacaktır.

Birinci olarak temel prensibimiz “Yaşadığımız çevrenin yegâne sahibi Allah (cc)’tır.” ilkesidir. İslam çevre ahlakının belki en temel yapı taşı olan bu ilkeye Kur’an da sıklıkta vurgu yapılmış “yeryüzü ve gökyüzüyle ikisinin arasındaki her şeyin Allah (cc)’a ait olduğu ısrarla ve sıklıkla aktarılmıştır. Çevre aynı zamanda Allah’ın eseridir, ayetleridir. Onu korumak, Allah’ın bir âyeti olarak, onun değerini muhafaza etmektir. Çevrenin insanlığa olan faydalarının onu korumak için yegâne sebep olduğunu sanmak çevreyi yanlış kullanmaya veya tahribe götürebilir.

Hz. Muhammed (s.a.v), evren ve onun içindeki mahlûkatın; hayvanlar, bitkiler, su ve toprak, insanoğlu için yaratılmadığını beyan buyurmuştur. İnsanın kaynakları kullanmasına izin verilmiştir, fakat onlar bu kaynakların sahibi değildirler. Hemen burada ikinci prensip devreye giriyor ki, oda “Yaşadığımız çevre bizlere emanettir” ilkesidir.

Bakara Suresi’nin 29. Ayet-i Kerimesinde Cenab-ı Hakk öncelikle “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” buyururken, hemen ardından gelen ayette ise insanoğluna halifelik misyonu yüklemektedir. İnsanoğlu halife olarak seçilmiştir ve bu, onun üzerine Allah’ın dünya üzerindeki mahlûkatıyla ilgilenme sorumluluğunu yüklemektedir. Allah’a karşı sorumluluğu içeren bu görev ve imtiyaz tek tek her bireye verilir.

Hz. Muhammed (s.a.v) ’de dünyayı insana itaatkâr görmüş ancak onun da üzerindeki ağaçlar ve üzerindeki yabani hayat gibi kendi hakları olduğunu ve aşırı kullanılmaması veya suiistimal edilmemesi gerektiğini kabul etmiştir. Çevreyi hoyratça, sınırsızca kullanım hakkımız yoktur. Bizler çevrenin, belli ölçülerde kullanım hakkına sahip kiracıları durumundayız.

Bir diğer prensip “Tüm Yönleriyle Temizlik Kuralları Esastır”

Temizlik bütün tarih boyunca Müslümanların en çarpıcı özelliği oldu. Müslüman ülkeleri ziyaret eden ilk Avrupalı seyyahların en çok dikkatini çeken konulardan birisi, Müslümanların temizliğe verdikleri aşırı önem olmuştur. Bunun nedeni ise İslâm’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’in temizliğe çok önem vermesi ve temizliği İslâm’ın temel prensiplerinden saymasındandır. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber’in bir hadis-i şerifi şöyledir: “Temizlik imanın yarısıdır.” İslâm’ın daha ilk günlerinde Hz. Peygamber’in Allah’tan aldığı ilk ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: Ey bürünüp sarınan (Resülüm)! Kalk ve insanları uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiselerini tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et. Bu ayetlerde açıkça ifade edildiği gibi Allah, Peygamberlik sıfatını kazanmış ve ilahi vahye erişmiş Hz. Peygamber’den öncelikle  elbisesini temizlemesini istiyor. Dikkat edilirse ‘elbiseni temiz tut’ emri, Hz. Peygamber’in temizliğe devam etmesini veya bunu devamlı bir alışkanlık haline getirmesini istediği gibi, biz Müslümanlar için temizliğin ne kadar önemli olduğunu da vurgulamaktadır. Bu anlayışın İslam kültüründeki en açık ve kalıcı örneğini Hz. Peygamber’in hadislerini bir araya getiren ve İslam kültürününün en muteber kaynaklarının başında gelen Kütub-u Sitte’de görmek mümkündür. Bu kitaplara baktığımız zaman ‘temizlik’ ile ilgili bölümlerin bu kitapların ilk bölümlerini teşkil ettiği görülür.

Allah’ın yaratığı bu harika dengeye baktığımız zaman şunu görüyoruz: İnsanlar ve hayvanlar oksijen teneffüs edip, dışarıya karbondioksit vererek ta ilk günlerden bu yana tabiatı kirletmektedirler. Bu süreç aynen devam etseydi, yaşamın bir noktadan sonra tükenmesi ve devam etmemesi gerekirdi. Ancak, ilahi hikmet ve kudret bunun önlemini en güzel şekilde alarak dengeyi sağlamıştır.

Hz. Muhammed (s.a.v) için suyu tasarruflu kullanma ve temizliğini koruma iki önemli konuydu. Suyun sürdürülebilir kullanımına ilişkin olarak su kaynaklarının etrafındaki haram bölgelerin oluşturulduğunu ibretle görürüz.

Hadislerde akarsuların, denizlerin kirletilmemesi ve temiz tutulması konusunda da pek çok uyarılar vardır: Su yollarına, meyveli ağaç altlarına, gelip geçilen yollara ve insanların gölgelendikleri yerlere abdest bozulmaması, hayvan ağıllarının kuyulardan belli bir mesafede uzak tutulması istenmektedir. Hatta bu tür yerlere abdest bozmanın haram olduğu ifade edilmektedir. Mescitlerin temiz tutulması, su kaynaklarına, nehir kenarlarına ve durgun sulara tuvalet ihtiyacının giderilmemesi konusunda ciddi ikazlar var.

191 görüntülenme
Eklenme Tarihi:5 Şubat 2014

0 yorum

RoipRoip