Türkiye’de Çevre Mühendisliği

Türkiye’de Çevre Mühendisliği

Röportaj Konuğu : Prof.Dr.Nevzat KOR

ÇEKÜD: Hocam öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

KOR: Estağfurullah…

Efendim ben 1933 Aydın doğumluyum. İlkokula Aydın ve çevresindeki mekteplerde devam ederek, 5. Sınıfı İzmir’de tamamladım. Ortaokul ve lise tahsilimi İzmir’de yaptıktan sonra üniversite tahsili için 1950 yılında İstanbul’a geldim. O zaman Türkiye’de sadece üç üniversite vardı. Bunların ikisi İstanbul’da biri de Ankara’da bulunuyordu. Bu yüzden üniversite tahsili yapacakların ya İstanbul’a ya da Ankara’ya gelmesi gerekiyordu. Ben de bu vesile ile İstanbul’a geldim. Hatta üniversiteyi bir tarafa bırakalım lise dahi çok sınırlı yerde mevcuttu. Mesela Ege Bölgesinde bir, bilemediniz iki vilayette lise vardı. Günümüze baktığımızda her vilayet merkezinde bir üniversite var, çok sayıda lise ve dengi okullar bulunuyor. Bu bakımdan ülkemizde büyük bir değişiklik oldu. Bilhassa 1950 yılında Adnan Menderes hükümeti döneminde başlayan Türkiye’deki demokratikleşme sürecinde eğitimde de büyük bir gelişme yaşandı.

Aynı şekilde Çevre Mühendisliğinden bahsediyoruz; çevreyi çok ilgilendiren, halkın su ihtiyacı…

1952 yılında ilk stajım için Ege Bölgesi vilayetlerinden Aydın ve Muğla’da bulundum. O vakitler hiçbir köyde ve nahiye merkezinde her an bulunabilecek temiz su imkânı yoktu. İlk olarak köylere devlet su borularını veriyordu, köylüler kendi kazma kürekleriyle çalışmanın işçiliğini tamamlıyor ve köyün merkezine bir çeşme yapılıyordu. Yani Türkiye’nin 1950 öncesi durumunu ve bugünkü gelişmeleri görüyorsunuz. 15 milyona yaklaşan nüfusu ile İstanbul’un bile her bölgesinde su var, Anadolu’nun her ücra köşesinde su var. Hem eğitim alanında hem de Çevre Mühendisliğini ilgilendiren konularda 60 yıl içerisinde çok büyük gelişmeler oldu.

ÇEKÜD: Siz İstanbul’a geldiğinizde İstanbul teknik Üniversitesinde tabi İnşaat Fakültesi vardı, bu durumda ana ihtisasınız aslında inşaat mühendisliği…

KOR: Evet. Ben inşaat mühendisliği tahsili yaptım. Daha sonra nasip üniversitede kalmakmış. Orada asistan oldum ve Doçent olduktan itibaren de çevre Mühendisliği eğitiminin Türkiye’de gerekli olduğu hususunu Üniversite yönetimlerine duyurmaya başladım. Sonuç olarak onlarda uygun gördüler ve çevre mühendisliği eğitimine başladık.

ÇEKÜD: Hocam şimdi birbiri ile bağlantılı iki soru sormak istiyorum. Öncelikle sizi akademisyen olmanız için teşvik edenler oldu mu? Neden akademisyenlik?

KOR: Evet tabi.

Çeşitli arkadaşlarımızla, büyüklerimizle istişarelerimiz oldu. Mesela benden evvel üniversite asistanlığını tercih eden arkadaşlarımızdan birisi, benim hocam aynı zamanda; Anadolu’da birçok yerde kontrol mühendisliği yapıyor. Bakıyor ki en güzel, en helal kazanç Üniversitede çok düşük maaş olmakla beraber bu yolla halka hizmet ederek kolayca sağlanıyor. Çünkü mühendis yetiştiren yerdesiniz, mühendislere hem en iyi bilgiyi hem de bilginin yanında ahlaki bir yaşantının da şart olduğunu öğretmek bu şekilde mümkün. Yoksa mezun olduktan sonra kendi maddi menfaatleri icabı birisinin kontrol mühendisliğini yapmak hem de o projeyi gizli olarak yapmak ahlaki olmuyor, bu şekilde ki kazanç helal olmuyor. Mevcut bahsettiğim sebepler çerçevesinde üniversiteyi tercih ettik. Hem helal kazanç hem de Türkiye’nin temel meselelerini daha iyi tahlil edip çözüm üretme fırsatı…

ÇEKÜD: Bu sorunun birinci kısmıydı. İkinci olarak, neden Çevre Mühendisliği…

KOR: Efendim şimdi biraz evvelde bahsettiğim gibi halkın temiz, sağlığını tehdit etmeyen ve günün her saatinde kullanılabilir suya ihtiyacı var. Halkın en elzem ihtiyacı olan suyun her an temiz olarak insana sunulması Çevre Mühendisliğinin birinci konusu oluyor. Kullanma sırasında su elbette kirlenecek, o kirlenmiş yani atık haline gelmiş suyu çevreye verirken temizlenmiş olarak vermek gerekiyor. Onun önce insanlara sonra tüm canlılara ve genel olarak tabiata zararsız olması lâzım. Bir kirli suyu siz bahçelere verseniz; bahçenin ürününü yiyen insanlara salgın hastalık gayet kolay bulaşabilir. Bu veçheyle kullanılan suyunda temizlenmesi, tasfiyesi îcap ediyor. Buda Çevre Mühendisliğinin ana konularından birisi. Bunların yanı sıra tüketim sonucu çöp dediğimiz katı atık meydana geliyor. Bu çöpü şehrin kenar mahallelerine götürerek yığarsanız, insanlar için zararlı ve çirkin bir durum meydana geliyor. Yani bu asırda yaşayan insanlara hiçbir zaman reva görülecek birşey değil. O çöplerin zararsızlaştırılması ve hatta daha faydalı kullanımlara vesile olacak şekilde bertaraf edilmesi gerekir. İçme ve kullanma suyu ihtiyacı, kullanılan suyun arıtılması, katı atıkların bertarafı ve geri dönüşümü, deniz ve sahillerin korunması… Tüm bunlar çevre mühendisliğinin temel konuları. Bunların yanında hava kirliliği çok önemli. Biliyorsunuz bundan 15 yıl öncesine kadar doğal gaz yaygın olarak kullanılmıyordu Türkiye’de. Soba ve kalorifer bacalarından, fabrika bacalarından çıkan gazlar insanlar başta olmak üzere canlı ve cansız tüm varlıklara zarar veriyordu. Doğal gazın yaygınlaşmasıyla bu durum nispeten azaltılmış oldu. Yine fabrikalar için idarelerin aldığı tedbirler, koyduğu hükümler hava kirliliğini azaltmada etkili oldu.

Diğer bir husus Çevre Mühendisliği kirliliğin önlenmesi ve kirlilik karşısında tedbirlerin alınması konularıyla ilgilenir. Mesela bir sel baskını oluyor; şehir içinde bazı evler, cadde, ve sokaklar su altında kalıyor. Hastalık ve hatta ölümlere neden olan taşkınların önlenmesi gerek. Taşkın şehir dışında bir derede meydana gelse, belki tarla ve bahçelere etki eder, ölüm yaşanmayabilir. Diğer taraftan milli toprak taşıyarak toprağa verim açısından faydalı olur. Ancak taşkın şehre yakın bir yerde gerçekleşiyorsa insan sağlığını tehdit edebiliyor. Ölüm vakaları yaşanıyor. Maddi ve manevi birçok yıkım yaşanıyor, zarar oluşuyor. İşte bu olumsuzlukları yaşamamak için projelendirmenin yapılması Çevre Mühendisinin görevi.

Mesela su alma yerlerinin tespiti…

Suyun en temiz olduğu, kirlenme ihtimalinin olmadığı yerlerden alınması lazım. Yine kirletilmiş suyun dere, göl ya da denize verilirken öyle bir verilmesi lazım gelir ki; insanlara tekrar ulaşamasın, zarar veremesin. Ez cümle siz Cenab-ı Hakk’ın bize lütfettiği çevreyi korumakla yükümlüsünüz, aksi taktirde “insanların başına gelenler kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir” gerçeğince zarar yine gelir bizi bulur.

Özellikle belediyelerin birinci vazifesi, insan sağlığını idame ettirici önlemler almak. Bundan 50 – 60 sene evvel hastaneler yapar insanları tedavi ederiz deniyordu. Maksadımız o değil. Burada asıl amaç hasta olmadan önce tedbir almak, insanları hasta yapmamak, kirletmeden önce temiz tutmak…

Hastaları iyi etmek tıp dalının, Sağlık Bakanlığının işi. Ama çevre mühendisinin görevi, insanları hastalanmasına sebep olacak unsurları ortadan kaldırmak.

Sosyal manada kötü görünüşlü, kötü kokulu ve sağlıksız yerlerde kimse yaşamak istemez. Bunu önlemek lazım. 60 sene evvel sahillerimize baktığımızda kötü görüntüler vardı, istenmeyen kokular vardı. Hatta bir gün deniz kenarında elektrik santraline soğutma suyu alan kanal ızgarasını temizleyen işçilerin kokudan bayıldıklarını ve hastaneye kaldırıldıklarını biliyorum. Bugün o binanın kültür emaneti olarak muhafaza edildiğini ve bir üniversitenin kurulduğunu gördüm, memnun oldum tabi.

ÇEKÜD: Hocam bu arada Halici biz bir laboratuar olarak görüyoruz. Bugünlere gelmesinde zannediyorum sizlerinde büyük emekleri var. Bu çalışmalardan da kısaca bahsedebilir misiniz?

KOR: Ben 1960-1963 yılları arasında çalışma yaptım. Tabi önceleri Haliç ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştı. Ancak bu çalışmalar Haliç’in üst tarafında ki orman ve ağaç varlığı ile alakalı Orman Mühendisleri tarafından yürütülen çalışmalardı. Ben belirttiğim yıllar arasında Çevre Mühendisliği açısından Haliç’in kendi bünyesinde ki kirliliklerin önlenmesi, kirletici kaynakların tespiti ve Haliç’in rehabilitasyonu yani temizlenmesi ile ilgili çalışmalar yapmıştım. Benden sonrada çeşitli yıllarda bazı üniversitelerde ki genç akademisyen arkadaşlar tarafından çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar ilerledikçe de uygulayıcı idareler tedbir almaya başladı. Hiç unutmuyorum, ben çalışmamı yaparken sıkıyönetim vardı İstanbul’da. 1960 ihtilali yeni olmuştu. Bir General İstanbul valisi. Haliç civarından geçerken manzarayı görüyor ve nedir bu kirlilik diyerek Eyüp Sağlık Müdürüne çıkışıyor. O doğru koşup geliyor teknik üniversiteye, orada rektör ve dekanla konuşuyor. Rektörün benim çalışmamdan haberi yoktu ama dekanın vardı. Sağlık Müdürüne bizim çalışmamızdan bahsediyor. Sonra o sağlık müdürü geldi benden bir takım bilgiler aldı. Vali ve Devlet Başkanına sundu. Üniversitelerimiz bu konuda çalışıyor diye. O zaman çok memnun olmuştu üst yönetim çalışmalarımızdan. Sonra orda biliyorsunuz 1990lı yıllardan sonra belediye Haliç’in tabanını kazıdı.  1959-60 yıllarında da taban kazımaları vardı ama onlar daha ziyade iskelelere küçük gemilerin ya da yolcu taşıyan gemilerin yanaşabilmesi için yapılan çalışmalardı. Bakın sadece Haliç’in tabanını kazımak, havalandırma gibi yöntemlerle suyun temizlenmesini sağlamak yeterli olmuyor. Önce kirletici faktörleri ortadan kaldırmak lazım. Nedir onlar, Fabrikalar! 1980 li yıllarda derhal fabrikalar kapatıldı ve bizim hazırladığımız raporda ki tedbirler yavaş yavaş yürürlüğe konuldu. İmar konularında değişiklikler yapıldı. Yıkılan fabrikaların yerine geniş caddeler açıldı. Daha önce bölgede oturan insanların evlerinin kanalizasyonları Haliç’e akarken, yeni açılan yollara kolektörler yapılarak bu sular buraya verildi. Pompalar vasıtasıyla arıtma tesislerine verildi bu sular ve sonra 40 m derinden deniz tabanına deşarj edildi. Bu vesile ile Haliç ve boğazlarda ki kirlilik ortadan kalmış oldu.

ÇEKÜD: Hocam biz ÇEKÜD olarak ta, Çevreyi önce ahlaki boyutuyla ele almaya gayret ediyoruz. Şimdi bugün yaptığımız ve devam ettiğimiz mülakatımızın tabiri caiz ise bel kemiğini oluşturacak bir soru sormak istiyorum. Çevre meseleleri islam’ın ana konsepti için nerede yer alıyor? Yani Çevreye nasıl bakmalı, nasıl yorumlamalıyız?

KOR: Çevre bize Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği bir ortam. Şimdi böyle bir ortamı bizim ilk bulduğumuz gibi muhafaza etmemiz lazım geliyor. Yoksa kirletmeye devam ederek onu iyice tahrip edersek uygun olmaz, yanlış olur. Rabbimiz; dereleri, gölleri halk etmiş; biz buralardan içme ve kullanma suyu temin ediyoruz, bahçelerimizi suluyoruz. Deniz ve sahiller çeşitli maksatlarla kullanılıyor. Oranın pırıl pırıl olması farklı, görüntü ve kokusundan rahatsız olunan bir ortam olması farklı. Bu çevre dediğimiz ve yaşadığımız ortamın bizlere emanet olduğunun bilincine vararak temiz tutmamız gerekiyor.

ÇEKÜD: Hocam bu son derece keyif verici hoş sohbetiniz için, Türkiye’de Çevrecilik tarihine ışık tutmamıza vesile olduğunuz için teşekkür ederiz.

KOR: Ben teşekkür ederim.

280 görüntülenme
Eklenme Tarihi:6 Şubat 2014

0 yorum

RoipRoip